banner
NASIL DİN GÖREVLİSİ OLDUK

 

Din görevliliğinin de bir meslek dalı olduğu kuşkusuzdur. Meslek seçimine çeşitli faktörler etki etmektedir. Bunlardan birisi, belki de en önemlisi, 10 yıl üzeri din hizmeti olan Başkanlık personelinin çoğunun ailelerin (anne-babaların) tercihi ile din hizmetine yöneldiklerini söyleyebiliriz. 1997 yılından sonra mesleğe yönelenlerde ise sistemden kaynaklanan bir zorunluluk olduğu görülmektedir. Din görevlilerinin anne-babaları neden evlatlarının din görevlisi olmasını tercih etmişlerdir? Bu sorunun cevabı bizim bugün icra etmekte olduğumuz mesleğimizin başlangıcını oluşturması açısından önem arz etmektedir.

Gözlemlerimize göre söz konusu ettiğimiz din hizmetleri sınıfında çalışan personelimizin büyük çoğunluğu köyde doğmuş, ilkokulu köyde okumuş, daha sonra ise 70'li yıllarda imam hatip okullarında okumuş kimselerden oluşmaktadır. Bu süreç; henüz Türkiye'de toplumun yarıdan fazlasının köyde yaşadığı, köyler ile şehirler arasında ulaşım imkânlarının kısıtlı olduğu, telefon, televizyon, bilgisayar, elektrikli ev aletleri gibi teknik imkânların bulunmadığı ve köylünün şehir ve şehir hayatı hakkında henüz yeterli bilgi ve malumata sahip olmadığı bir dönemdir. Köyler de bu dönemde düzenli gelire sahip olan kişiler öğretmen ve bazı köylerde imam-hatiplerdi. Böyle bir ortamda aileler için imam-hatiplik, bir yandan devlet memuru olma imtiyazı sağlayan, diğer yandan kişiyi dinin gereklerini yerine getirmeye mecbur eden bir özellik taşımaktaydı. Ayrıca imam-hatip okulları ve buralarda okutulan dinî içerikli dersler, köylünün çocuğuna, kalabalık şehrin bilinmezlerle dolu güvensiz ortamında doğal bir sığınak imkânı sunmakta ve her geçen gün daha belirgin hale gelen modern hayatın yabancılaştırıcı etkilerini minimize eden koruyucu kalkan işlevi görmekteydi. Bir bakıma kendisinin gidip ortak olamadığı şehir hayatına evladını teslim etmesinde, imam-hatip okullarının bu özelliği ile din görevliliğinin avantajları, anne-babaların evlatları hakkında verdiği kararı etkileyen en önemli unsurlardır. Birçok anne-babanın, çocuklarını neden ortaokula vermedikleri konusuna "hem namazını kılsın hem de maaşını alsın, bundan iyisi can sağlığı" demesi, bunu teyit eder niteliktedir.

Maaş almak yeterli mi?

Bugünkü şartlar itibarıyla, anne-babalarımızın bizim için belirlediği veya hayal ettiği hedeflerin gerçekleşmiş olduğunu görebilmekteyiz. Yani onların evlatları olarak bizler hem bir maaşa sahibiz, hem emeklilik hakkımız var, hem sağlık hizmetlerinden istifade ediyoruz, bir de namazımızı cemaatle eda ederek dinî mükellefiyetlerimizden en önemlilerinden birisini yerine getiriyoruz. Ancak yaşadığımız hayat şartları, toplumsal beklentiler, toplumun geçirdiği değişimler bakımından biz din görevlileri için anne babalarımızın kendi zihinsel ve toplumsal dünyalarında çerçevesini belirledikleri bu ufuk çizgisiyle iktifa edebilir miyiz? Bu çizgiyle zamanın ruhunu yakalayabilir miyiz? Maaş almamız ve diğer haklara sahip olmamız bizi hayatta mutlu edecek yeterli güdüler midir? Bizi yetiştiren, bize eğitim imkânı sağlayan, burs veren, yatılı okutan, yurt dışına gönderen, hacca gönderen ve daha birçok imkân sunan mensubu bulunduğumuz Diyanet kurumuna karşı, topluma karşı ve kendisini doğru bir şekilde anlama, yaşama ve diğer insanlara da tebliğ etme sorumluluğu taşıdığımız dinimize karşı görevimizi layıkı veçhile yerine getirebiliyormuyuz? Bu soruyu sormak ve bunun cevabı üzerinde kafa yormak bugün boynumuzun borcu olarak orta yerde durmaktadır.

Bugün hangi ünvanda görev yapıyor olursak olalım, anne-babalarımızın bizi din hizmeti mesleğine yönlendirirken gözettikleri ana amacın gerçekleştiği açıktır. Tarihsel süreç açısından bir kıyaslama yaparsak Başkanlık mensupları ve din görevlileri olarak yakın ve uzak tarihimizde bu mesleği yapan geçmişlerimize göre çok daha iyi maddi koşullara sahip olduğumuz ortadadır. Hatta meslekte kıdemlilerimiz tarafından daha iyi anlaşılacağı üzere, din hizmetine talip olurken beklediğimiz hayat standartlarını bugün büyük oranda aşmış bir durumdayız. Elimizde bir araştırma sonucu olmamasına rağmen, gözlemlerimize dayanarak söyleyebiliriz ki, din hizmeti yapanlarımızın önemli bir kısmı bugün, modern ve müreffeh bir hayatın en temel enstrümanları arasında sayılan ev, araba, bilgisayar vb. yanı sıra, sağlık ve eğitim imkânlarına sahiptir. Bunlar uzak değil 25 sene öncesinde sadece bir hayalidi. Bugün bu imkânlara sahip bulunmaktayız. Bu imkânlara karşılık, bugün sadece resmî görevimizle yetinebilmek bize büyük bir vebal yüklemektedir. Çünkü hademe-i hayrat olarak bugün çok daha fazlasını yapmak mecburiyeti ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmekteyim.

Mihrabın imamı mı mahallenin imamı mı?

Hepimizin kolayca anlayacağı üzere, bugün namazını kıldırıp maaşını alan bir imam-hatip, mihrabın imamıdır. Eğer bu imam camiye gelen cemaate ilgi gösterir, onlarla hasbihal eder, yapabileceği yardımları onlardan esirgemezse, hastalıklarında, mutlu günlerinde ve diğer zamanlarda onları zaman zaman arar, kendileriyle ilgilenirse bu görevlimiz caminin imam-hatibi olur. Eğer bulunduğu mahallede, köyde yaşayan tüm insanları kendi görev alanı içinde telakki eder, onlarla irtibat sağlar, onların sokağı ile, çocukları ile, sosyal, ekonomik, manevi sorunları ile ilgilenirse, bu durumda mahallenin imamı olur.

Bir vaiz sadece haftada zorunlu olan üç-dört vaazı yapar, ondan sonra bir şeyle ilgilenmezse kürsünün vaizi olur. Eğer cezaevlerine derse gider, mahkumlara din hizmeti sunarsa, sosyal hizmet kurumlarına gider oralardaki yetimlerle, kimsesizlerle ilgilenirse bulunduğu mahallin vaizi olur. Yaptığı konuşmalar ve çalışmaları ile basında, medyada din hizmeti sunarsa o durumda da ismini bilmediği, hayatında hiç tanımadığı din kardeşlerinin hoca efendisi olur.

Bir müftü sadece makamında müftülük yapar, amirliğini yaptığı personelin resmî işlemleri ve makamına gelen insanların sorularını cevaplandırmakla iktifa ederse, müftülük dairesinin müftüsü olur. Eğer makamından çıkar, kürsüde vaaz yapar, camileri kontrol eder, Kur'an kurslarını organize ederse mesleğin müftüsü olur. Eğer bir müftü, il ve ilçenin dinî hayatından ben mesulüm der, cezaevindeki bir mahkûmun beklentisini karşılayamazsam bunu Allah benden sorar, cumada okunan hutbe özenle yazılmazsa bundan ben sorumluyum, görevine dikkat etmeyen personelden ben mesulüm, bu cemaate hak ettiği din hizmetini sunamazsam vebal altında olurum der, bu anlayışla görevini yerine getirirse, o zaman da gerçekten o ilin, ilçenin müftüsü olur. Tabi;burada esas olan mesleğimize bakış açımız ve onunla olan ilgimizdir. Bir işi veya konuyu isteyerek ve severek yapmayan kişiler, o alanda sadece her gün aynı şeyi tekrarlayan kurulmuş robot görünümü sergilerler. Yani yeni değerler üretmezler. Bu tür insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda üretim gücü sekteye uğrar. Bu tür insanlar en fazla kendi fiziksel ihtiyaçlarının peşinden koşan (yemek, su, barınma vb) sıradan bir insan olur.

Ebeveynlerimizin bizler için öngördükleri saf ve samimi hedef, mütevazı ve kendilerine göre çok ileri bir noktadaydı. Onlar bizim, hayatta mağdur olmadan, güvenli bir gelire sahip olmamızı, bunun yanında dinimizin gereklerini yerine getirerek ahirette de kaybedenlerden olmamamızı hede emişlerdi. Şimdi bu hedeften ileri gitmek veya gitmemek tamamen kendimize bağlı. Kendi şahsi ihtiyaçları peşinde koşan sıradan bir insan mı, topluma hizmet eden, mahluka hizmet etmeyi hakka hizmet kabul eden bir insan mı, namaz kıldırıp mihrap imamı olmak mı, mahalle imamı olmak mı, kürsü vaizi olmak mı, herkesin hocası olmak mı, binaların müftüsü olmak mı şehirlerin müftüsü olmak mı? Karar ve icraat tamamen bize kalmış, tabi birde ahiretin hesabı. Dr. Ahmet ÇEKİN Diyanet Aylık Dergi Ekim 2010 Sayısı

 

imam
imam